Eskişehir-Sıhhat Eczanesi’nin sahibi, 83 yaşında bir koca çınar
Eczacı Ali Rıza Usluer
Sivrihisar’da başlayan yaşam yolculuğu….
Ben Sivrihisarlıyım. Sivirihisar, Eskişehir’in kazası. Nasreddin Hoca’nın memleketi. 1925’te Sivrihisar’da doğdum. 1341’e tekabül eder. Babamı 2 yaşında kaybettim. İlkokul hayatım Sivrihisar’da geçti. O zamanlar kazada ve Eskişehir’de dahi ortaokul, lise yoktu. Bir tek burada vardı. Okumak için 1936-37 yıllarında Eskişehir’e geldim. Ve ortaokul-lise tahsiline başladım. Geldiğim zaman kazadan gelenler, evi burada olmayanlar, lise talebeleri, veli olarak başkasını gösterirdi. Benim için de veli arandı. Bir vasıta ile benim velim Eczacı Sadreddin Şaylan oldu. Yani bu eczaneyi bana devreden kişi. Oradan başladı bu yakınlık. Liseyi 1942-1943 yıllarında bitirdim. Bitirdiğim zaman Lise son sınıf Fen kolundaydım. Burada biz Fen Kolu’nda 27 kişiydik. İkisi kız, 25 erkektik. Düşünün koskoca Eskişehir, çevre vilayetler ve kazalar dahil, talebe olarak Fen Kolu’nda 27 kişiyiz.
Lise bitti. Bizim okul müdürü Şair Vasfi Mahir Kocatürk. Antolojileri olan bir şahıstı. Son sene biz Fen kolunda olmamıza rağmen, kompozisyon dediğimiz bitirme aşamasında bir sınav vardı. Kompozisyon, imla, tahrir dedikleri şeyler. Burada ben muvaffak olamadım. Bir sene beklemeye kaldım. Ortaklarımız abim, eniştem, eniştemin halasının çocuğu ve ben olmak üzere, eczacı dördümüze devretti ve başımıza bir eczacı koydu. Ben eczacı oluncaya kadar, bu şekilde çalışma statüsü getirdi. İstanbul’da işimi yürütemezsem, geri gelirim şartıyla bize bıraktı eczaneyi. Bu şekilde işe başladık.
1934’te burada 4 eczane varmış. Benim velim Odunpazarı’nda idi. Sonra bu eczanenin sahibi burayı bırakınca, oradan buraya inerek, Merkez Eczanesi’ni Sıhhat Eczanesi’ne çevirdi.
Buranın başlangıcı, eczanenin kuruluşu ve yapılışını anlatayım. Bu binayı Bulgarlar yaptı. Bulgarlar yaparken Eskişehirli Sabri Bolkol isimli bir şahıs inşaatta işçi olarak çalışır. Eczacı da burayı eczane yapmak üzere kiralar, anlaşır. Ve her gün inşaatın başına gelir, inşaatı takip eder. Bu Sabri Ağa da çalışırken, eczacı onun çalışkanlığını görür ve der ki, “İnşaat bitince sen bana çırak olur musun?”. Sabri Ağa “olurum” der. Bilfiil canlı şahidin bize anlattığı bu. Bu binayı Bulgarlar yaptı. Ben de burada işçi olarak çalışıyordum. İlk çırağı da benim, der. Kuruluş tarihi belli buranın.
Eczacılık, tıbbiye, mühendislik ve fakültede bazı bölümler imtihanlı idi. Eczacı Okulu’na o sene 1500’ün üzerinde müracaat vardı. Alacakları 83 kişiydi. Vasat bir talebe olmama rağmen o 83 kişinin içine girebildim. Ve başladım. 1948-49 devrem olmakla beraber, talebe iken evlendim. Bir parça tehir oldu. 1951’de ortaklarımdan ayrılarak, 1951’den beri bilfiil bu eczaneyi çalıştıran kişiyim.
Eskişehir’e geldiğiniz yıllarda buralar nasıldı?
Ben ortaokul tahsili yapmak için Sivrihisar’dan Eskişehir’e geldiğim zaman, Eskişehir bu derece büyük değildi. Odunpazarı’nda Atatürk Lisesi var. Ben geldiğim yıllarda orası Eskişehir Lisesi idi. O devir ayrı bir devirdi. O liseden çıkıp da Köprübaşı Yıldız Oteli’ne gelinceye kadar lahana ve pırasa tarlasıydı.
Böyle bir zamanda liseye başladığım zaman, bir iki arkadaşla bir oda içinde sobayla, mangaldaki ateşle ısınan kişilerdik. Yaşlı anneannemiz bize bakmak için gelirdi. 1936’da Eskişehir’de küçük bir dizel elektrik santrali vardı. Üç günde bir semt semt elektrik verilirdi. Biz gazyağı lambasının altında ders çalışırdık. Ekmeği vesikayla alırdık. Camiler buğday silosu haline getirilmişti. Harbe girersek askerimiz açlıktan kırılmasın diye… Harp tehlikesi vardı. Lisede askerlik dersi gördük, kamplara gittik. Askerlik dersinde sandıklardan muhtelif cins silahlar çıkarılıp dağıtıldı. Silah nasıl temizlenir, tutulur, nişan alınır, öğrendik. Seyitgazi mevkiinde derelerde hakiki mermiyle hedeflere ateş ettik. Yedek kuvvet olacaktık.
Babamı iki yaşında kaybettim. Patiska, ekmek, gazyağı vesikayla verilirdi. Bir harp durumu olursa, asker aç kalmasın diye. Memleket fedakârlığa girdi. Bir gaye için aç kaldık. Odunpazarı’ndaki mahalle fırınlarında ekmek yaptırırdık. Zor günler yaşadık. Allah bu millete tekrar o günleri göstermesin.
O yıllardaki eczacılık anlayışı nasıldı?
Meşhur Alim Einstein, Atatürk’e 50 tane Alman profesörün Türkiye’ye alınması için teklifte bulunur. Almanlar Trakya’ya yaklaştıkları zaman, bu profesörler kaçacak yer aradıklarından, yetişmiş eleman oldukları için, Atatürk Einstein’ın teklifine uyar. O tarihlerde, 38’den evvel oluyor bunlar.
Bizim hocalarımızın hepsi Alman ve profesördü. Birinci sınıfa FKB dediğimiz Fizik-Kimya-Biyoloji ile başladık. O zaman adı Eczacılık Okulu’ydu. Fizikte Zober, Kimyada Broş, Heilbronn… Bütün hocalarımız Alman ve profesördü. Bunlar öyle iyi yetiştirdiler ki Türkiye’yi… Bu Alman hocalar birdenbire İstanbul Üniversitesi’nde branşlarını açıp kendi bölümlerinde Türkiye’ye çok büyük hizmette bulundular. Bu inkâr edilmez. Allah razı olsun derim. Biz de onların yetiştirdiğiyle geldik. Hayriye Âmal, Turhan Baytop bizden sonra geldiler. Kasım Cemal Güven bizden bir devre evvel mezun olup, sonra hocalık vasfını aldı. Asistanlığa geçti. Sârım Çelebi, Rozan Taler, ilme çok saygıları olan hocalardı. Ben son sınıfta evlenince Rozan Taler bana dedi ki yarım yamalak Türkçe ile: “Ali Efendi, Ali Efendi, iki karpuz bir koltuğa sığmaz” şeklinde konuşurdu. Dersini bildin mi, özel hayat yok. Bazı hocalar bir şeyle karşılaşırsa, seni sürüm sürüm süründürürlerdi. Durum bu.
Eczanedeki dolaplar da çok eski ama güzel görünüyor…
İnşaat bitince eczacı bu dolapları buraya uygun halde yaptırdı. Benim hatam, vitrin ahşaptı, onu sonradan değiştirdim. Kahverengi dolaplar, 1925’te inşaattan sonra yapılmış dolaplardır. Beyaz dolapları 1950’den sonra, devraldıktan sonra yaptırdım.
Eskiden müstahzar çok nadirdi. Dışardan gelirdi. Depolar alışveriş yaptığımız nispette, Avrupa’dan gelen ilaçları birer ikişer tevzi olarak verirlerdi. O yıllarda içerideki laboratuvar arı kovanı gibiydi. Her şey burada yapılırdı. Kaşeyi biz yapardık, paketi biz yapardık. Burun damlaları, gargaralar, öksürük şurupları, merhemler… Aklınıza ne gelirse burada yapılırdı. Birbirine karıştırmayalım diye şöyle fişler vardı. Koparır, birini müşteriye verir, birini de reçeteye eklerdik. Karışıklık olmasın diye. İçeride yapılır, dizilir, deftere kaydedilir, hesabı yapılıp müşteriye teslim edilirdi.
Bizim zamanımızda sanat ve ilim vardı. Okuldan çıkanların hiçbirisi mesleğinde cahil değildi. Bugün hâlâ yapma ilaçlarımız var. Hâlâ laboratuvarda yapılıyor. O kavanozlar, kaplar…
Gençlere ne tavsiye edersiniz?
Meslektaşlarımızdan bu işi suistimal edenler var. Eskiden doktor arkadaşlar ve Sağlık Müdürü hep eczanede toplanırlardı, eczanede sohbet edilirdi. Otururken köylünün birisi girdi. Elinde bir şişe vardı. “Bey bey, ben bunu eczaneden aldım. Oksijen diye sattılar. Ama bu su, oksijen değil” dedi. Bir cahil insanın lafına bakın. “Nereden anladın?” dedim. Hemen yere döktü. “Karoların arasındaki dolgu maddesinin kabarması lazım” dedi. Sağlık Müdürü ve diğer doktor arkadaşlarla beraber hepimiz bakıyoruz. “Ver oradan senin oksijenden” dedi. Ben oksijeni verdim. Açtı adam, döktü. Köpürüyor böyle beyaz beyaz. “Gördünüz mü?” dedi. Bir baskın yapıldı bunu yapan eczacıya. Baştan aşağıya şişelenmiş su! Şeker fabrikasında tahlil yapıldı. Yeter miktarda dahi gereken maddenin olmadığını rapor ettiler. Ve bu eczacı hüküm giydi, senatörlüğünden oldu. Senatör adayıydı, olamadı. Bunu anlatırken dahi hicap duyuyorum.
Unutamadığınız hatıralar?
Ben askerliğimi 1951-53 yılları arasında yedek subay olarak Ankara’da yaptım. Kura çektim. GATA o zamanlar Türkiye’deki bütün askeri bölümlere ilaç sevkeden bir yer… Böyle bir yerde eczacılık yaptım. Meslek icabı olarak, büyüklerim aynı vaziyette yetişmiş insanlardı. Bize çok ders verdiler. Biz hâlâ yapma ilaç yapıyoruz. Bunun için galenik bilmek gerekir. Merhem homojen olacak. Erimemiş vaziyette hastaya verirsen toksik madde haline getirirsin. İlaç olacak yerde zehir olur. Bizim mesleğin çok ince tarafları var. İlacı gelişigüzel değil, bilinçli bir vaziyette hazırlayıp hastana sunacaksın ki, faydalı olasın. Bunu yapamıyorsan, ben bunu yapamam, beceremem, de!
Allah razı olsun diyenlerin çok duasını alıyoruz. Ama yanlış yapan meslektaşlarımı da affedemiyorum. 3-5 kuruşa bakıp da mesleğe zarar vermesinler. Benim tavsiyem bu. Ticaret her yerde var.
1964’te İstanbul’a gözlükçülük kursuna giderek, “Gözlükçülük Ruhsatı” aldım. O zamanlar Eskişehir’de sadece bir gözlükçü vardı. Bütün alet edevatımı da aldığım halde, o gözlükçünün ekmek parasına mani olacağım diye, gözlükçülüğe başlayamadım. Hâlâ başlayamadım, işte ruhsatı…
Ben Gata’da iken, eczane şefim Binbaşı Mustafa Bey’di. Adamcağız Ankara’dan İstanbul’a gider, İstanbul’da ilacı eliyle hazırlar, hap haline getirir, ambalajlatır, ondan sonra dönerdi. Bu kadar titizdi. Bugün bütün ilaçları parasetamole döndürdüler. Şimdi bu durum varken ne yapıyoruz? Nereye gidiyoruz? Hepsi kalkmış vaziyette. Yalnız parasetamolle bu iş oluyorsa, bilmiyorum. Eskiden öyle formüller vardı ki, bütün ağrılara ayrı formüller olurdu. Şimdi her şeye parasetamol. Benim aklımın ermediği bu. Bunun cevabını veremeyeceğim.
Eczacılık mesleği size neler kazandırdı?
Fen Kolu’ndan 27 öğrenciydik. Mühendisliğe de girerdim, serbest hayata da atılırdım. Nitekim eczacılığı kazanamasaydım, yaş itibariyle beni askere alacaklardı. Askere almasınlar diye Ankara Hukuk’a kaydımı bile yaptırdım.
Doğru dürüst çalışan bir eczacının aşırı derecede zengin olduğunu düşünemiyorum. Çoluğumu çocuğumu okutup yetiştirebildim. Benim oğlum, iki kızım, gelinim ve damadım doktor. Benden dolayı mı onlar da o işe girdi, bilmiyorum. Ben hâlâ hizmet veriyorum. Hastama şifa veriyorum diye rahat ve huzur içindeyim. Param olmuş olmamış, bir şey değil. Bir reçeteyi başka yerde yaptıramayıp buraya getirenlerin reçetelerini burada yaparsak, o en büyük zevk oluyor. En büyük teselli bu. Huzur bulduğum bir şey. Dertlere deva olabilmek. Deva olduğuma kanaat getirip ağrıyı sızıyı dindirebiliyorsam, en mutlu insanım.
Eczacı sahtekâr değildir. Eczacı şerefli, haysiyetli ve onurludur.
Şu kapıya hasta geldiği zaman, ayakkabısını çıkaran, şapkasını çıkarıp kolunun altına alan ve içeriye saygıyla giren hastaları biliyorum. Ama şimdi eczaneye aniden girip “Bu kaç para, diğer eczacı bu fiyatı söyledi!” diyenler de var. Bunlar ayıp şeyler.
Bu memlekette Ekrem Baysal diye bir dahiliyecimiz vardı. İstanbul’daki Prof. Frank’ın asistanıydı. Bu adamcağız hastaya bakar, hastanın parası varsa alır, hastanın parası yoksa bana telefon eder, “Benim hastamın ilacını ver, benim hesabıma yaz” derdi. Böyle doktorlar, böyle hizmet edenler vardı. Ben bunlarla gurur duyuyorum. Benim eşim de Devlet Demir Yolları’ndan Başeczacılık’tan emekli oldu. O da eczacı.
Dünyaya bir kere daha gelseniz?
Artık eczacılığın üzüntülü tarafı fazla. Bu devirde eczacı olmazdım. Benim mezun olduğum yıllarda olsam, yine eczacı olurdum. İlim ve irfanla örnek bir insan olarak o devride yaşasam, yine eczacı olurdum. Ama bu devirde olmazdım. Bir hastanın Allah razı olsun demesi, derdine derman olmak, onun iyileştiğini görmek, ona hizmet etmek bana zevk verir. Parası değil.
HEDEF SAĞLIK |